Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan İBB Muhtarlık İşleri Dairesi Başkanı Yavuz Saltık, kaleme aldığı uzun metinde çocukluk anılarından cezaevi günlerine, Filistin’den insanlık vicdanına uzanan dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu;
Önce yazımı kaleme aldım. Uzunca düşündüm acaba hangi başlık doğru olur diye.
‘’Koltuk’’ da karar verdim. Mecburiyet koltuğu, rıza koltuğu, masumiyet koltuğu, müdahale koltuğu. Kendi payıma, memleketimin payına. İnsanlığın payına…
Geçmişten bugüne, geçmişimden bugünüme;
O zamanlar beş yaşındaydım. Annem, babam ve beş kardeşimle Zonguldak’ta yaşıyorduk. Büyük amcam Rıfat, bugün kapatılmış hatta yıkılmış olan İncevez Cezaevi’nin (ser baş) gardiyanıydı. Annem, evimize çok yakın olan bu cezaevine beni amcamın yanına göndermiş, saçlarımın kesilmesini istemişti.
Şimdi hayal meyal hatırlıyorum; berberlik yapan bir mahkûm, sarı ve lüle lüle olan saçlarımı makineyle sıfıra vurmuş, beni kel ve çirkin bir ördek yavrusuna çevirmişti. Oysa ben, hayatında ilk kez berber koltuğuna oturan bir çocuk olarak, bir elinde makas bir elinde tarak olan bir adamın saçlarımla dakikalarca uğraşacağını, bir öne, bir arkaya, bir yana tarayacağını sanarak, o koltuğa büyük bir heyecanla oturmuştum.
Silivri Cezaevi’ndeki esaretim sekiz ayı doldurdu. Artık ne o sarı lüleli saçlarım var ne de berber korkum. Yarın eşim ve kızım görüşe gelecek. Bu yüzden koğuş arkadaşımdan elektrikli tıraş makinesiyle saçlarımı kesmesini istedim. Önce “4’e vur”, sonra “3 olsun”, derken “yok, 2 iyidir” dedim. En sonunda “sen 0’a vur” dedim. Elli dört yaşında, saçımı bir kez daha cezaevinde, ama bu kez kendi rızamla sıfıra vurdum.
***
Hızımı alamamış olacağım ki banyoya girip jiletle kalan saç köklerini de kazıdım. Şu anda, tabiri caizse dazlağım. Alışkın olmadığım için başıma her yerden rüzgâr vurduğunu sanıyor, hasta olacağım korkusuyla başımı bir havluyla kapatıyorum.
Yarınki görüş kapalı olacak. Bir camın arkasında, ahizeyle eşim ve kızımla konuşacağız. Söylenene göre bu telefonlar dinleniyor. İnsana verilen korku da işte böyle bir şey… Kızıma “Dersler nasıl, kimseyle kavga etmiyorsun değil mi?” diye sorarken, onun “Baba, telefon dinleniyor” der gibi eliyle işaret yapıp beni susturmaya çalışmasını, hüzünlü gözlerle izliyorum.
Gerçekten, telefonumuz neden dinleniyor?
Cevabını bilmediğim onlarca soru var. Kantinden yara bandı, kürdan, kulak temizleme çubuğu, pamuk istiyorum. Olumlu ya da olumsuz tek bir yanıt bile verilmiyor. Gelmeyince olumsuz olduğunu anlıyor insan. Ama bendeki de inat işte, bu taleplerimi içeren dilekçeyi her hafta tarihini değiştirerek yeniden yazıyorum. Yazıyorum ama insani isteklerim yine gelmiyor, yine gelmiyor.
***
Saat gece 01.45. TRT Belgesel kanalında gözüm, sırtlanlarla aslanlar arasındaki bitmeyen mücadeleye takılıyor. Sırtlanların avladığı koca bir antilobu aslanlar alıyor, sonra sayıları artan sırtlanlar geri alıyor. Derken daha kalabalık başka bir sürü geliyor ve avı alıp götürüyor. Sırtlanlar karada yaşayan piranalar gibi, üç-beş dakika içinde kocaman bir antilobu hiçbir parçası ziyan olmadan yiyip bitiriyorlar.
İnsan yaşamı da böyle değil mi? Kimin gücü kime yetiyorsa, hakkı olanı olmayanı demeden almaya çalışıyor. Talanı, yağmayı, sömürüyü hayat diye sunuyoruz. İran’a, Suriye’ye, Gazze’ye para, petrol, inşaat gözüyle bakanlar; içinde insan olmayan vahşi senaryoları “gelişmişlik”, “modernlik”, “Batılı yaşam” diye pazarlıyor. Tüm dünyanın gözü önünde, bir emlakçı eskisi Gazze için inşaat konsorsiyumu kuruyor. On binlerce, yüz binlerce Filistinlinin yokluğu üzerine; gazinolarla, otellerle, eğlence merkezleriyle dolu bir “şehir” kurmayı özgürlük diye satıyorlar. Filistinli garibanın ne diyecek mecali var, ne de kendine medeni diyen Batılı ülkelerin ilkesel bir itirazı…
***
Berber koltuğunda saçlarının taranarak kesileceğini sanan çocuk gibi, ülkesine barış getirildiği iddia edilen Filistinlilerin saçları, elleri, kolları, çocukları koparılıyor; yaşamları kesilip soğuk, ıslak betonlara savruluyor.
Yavrusunu emzirmek için ürkekçe etrafını kolaçan eden anne antilop gibi; mazlum halkların, gücü yetenin yettiğine boyun eğmek zorunda bırakılan çaresizliğini izliyoruz. Hayvanlar âlemindeki acımasız düzenin, insan dünyasındaki izdüşümünü…
Sekiz ay oldu. Evimden, ailemden, sevdiklerimden, eşimden ve İstanbul’a hizmet etmekten ayrıyım. Milletin payına çalışırken uğradığımız bu haksızlık karşısında, tarihe not düşmek için yaşanan hukuksuzlukları yazmaktan ve mahkemeyi beklemekten başka elimizden bir şey gelmiyor. İlahi adaleti beklerken; ülkemiz ve çocuklarımız için kaygılanarak üretmeye, çalışmaya devam etmek zorundayız.
Ne berber koltuğunda uslu uslu oturup saçları kesilen çocuk olmaya, ne av olmaya, ne de başkasının lokmasına göz dikmeye razıyız. Cüssesi ne kadar büyük, ne kadar vahşi, acımasız olursa olsun kimseden korkmadan yaşamayı biliyoruz.
Biz insanız çünkü.
Erdemli, onurlu; vatanını, dünyayı ve kâinatı tüm nimetleriyle seven, koruyan, kollayan ve farkında olma özelliğine sahip bir türüz. Bizi diğer canlılardan ayıran da budur. Yoksa bir sırtlan, bir aslan ya da bir çakal olarak da yaşayabilirdik. O zaman kimse bizi saçlarımız okşanarak kesilecek diye kandırıp berber koltuğuna oturtmazdı.
O koltukta ne olduğunu beş yaşında gördüm.
Elli dört yaşında, o koltuğa kendi rızamla oturunca bir kez daha anladım.